İşte hakikat !!!

Bir şeyin ne olduğunu bize anlatan bilgiden daha çok yorumun bizzat kendisidir.

Ve o şeyin ne olduğunu belirleyen her yaklaşım/yorum kendine ait bir anlam evreni oluşturarak bir mevzi tutuyor.

Tuttuğu mevzi (gözlem noktası), görünümü, sorunları ve verileri belirliyor.

Bilinmeye çalışılan şeyin gözlemlendiği ve açıklanmaya çalışıldığı bağlamlara dair sorular onu anlamak için referans noktaları oluşturuyor.

Her bir yaklaşımın kendine ait kaynakları, toplumsal bağlamları ve amaçları ile dinleyicileri oluyor.

Bakışaçıları ise sadece saf, soyut düşünce biçimleri olmayıp: iddia, bağlılık ve alan belirleme biçimleri olarak arz-ı endam ediyor.

Bu bağlamda her yorum/yaklaşım kendi sınırlı ufkunun kategorize ettiği şeyleri kendi perspektifinden anlamlandırmaya çalışırken diğer bütün görüşleri bulanıklaştırıyor, anlamsızlaştırıyor: işlevsel olmaktan çıkarıyor.

Gözlem noktaları genelde tekil ve savunmacı, tekkonumlu perspektiflere mahkum ediyor.

Dilin kendi sınırlılığı içinde farklı coğrafyalar oluşuyor, sosyo-linguistik bir kast oluşturarak ayrıştırıyor, totalleştirici bir sistem vazediyor.

Kendi mutlak kutsalları ile bir merkez etrafında otoriterleşiyor.

Umarım yaşadığımız yüzyılda bu tekil/mutlak dünya görüşlerinin boğucu dayatmalarından kurtulur: "işte hakikat/dünya budur" diye sunulan sultalardan azade oluruz.

Gittikçe gelişen pluralistik bir kültür içinde insan, evren ve Tanrıya ilişkin çoğul, anlamaya dönük bir vizyon geliştirebiliriz.

Düşünsenize, bu dini, toplumsal çeşitlilik içinde Aslında tek olan Tanrı'dan Ayasofya' da yahudileri kahretmesini isteyen Türkler, Süleymaniye mabedinde Filistinlilerin ölmesini dileyen yahudiler, Tibette iyilik niyazları ile beraber geliştirdiği nefreti, Tanrının onaylamasını bekleyen bir kesimin varlığı, bu yeniden anlamlandırmamızı bekleyen yığınla düşünsel krizi yeniden düşünmemiz gerektirdiği ortadadır.

Arz ederim...

YORUM EKLE