Ahmet Ümit: İyi bir romancı gerçekten ağır bir işçi gibi çalışır

Yazar Ahmet Ümit, "İyi bir romancı gerçekten ağır bir işçi gibi çalışır. Denir ya, 'bohem yazarların hayatları bohemdir, gezerler tozarlar'. Gezmeyi çok severim ama gerçekten büyük bir disiplinle ve çok sıkı çalışırım." dedi.

Ahmet Ümit: İyi bir romancı gerçekten ağır bir işçi gibi çalışır

"Sis ve Gece", "Patasana" ve "Başkomser Nevzat" romanlarının yazarı Ahmet Ümit, yazmak için çok sıkı bir çalışma gerektiğini söyleyerek, "İyi bir romancı gerçekten ağır bir işçi gibi çalışır. Denir ya, 'bohem yazarların hayatları bohemdir, gezerler tozarlar'. Gezmeyi çok severim ama gerçekten büyük bir disiplinle ve çok sıkı çalışırım." dedi.

Yazar Ümit, bugüne kadar kaleme aldığı 26 eserin meydana geliş sürecini ve kendi yaşam hikayesini AA muhabirine değerlendirdi.

"İlk olarak 1989'da yazdığınız şiir kitabınızın ardından bugüne kadar yayımlanmış 26 eseriniz var. Yazmaya olan sevginiz nasıl ortaya çıktı? Bu ilginizi, sevginizi, merakınızı nasıl fark ettiniz?

"Aslında ilk okumayla başladı. Yani yazmadan önce okuma var. Hatta okumadan önce dinleme var. Dinleme derken şunu kastediyorum, annem terziydi. Kız çıraklar bize gelirdi terzilik öğrenmeye ama sadece terziliği öğrenmezlerdi. Hayata dair her şeyi öğretirdi annem onlara. Tabii bu çocuklar sıkılırdı. Sabah 8.00-9.00 gibi geliyorlar, akşam 5.00'e kadar. Sıkılınca da 'Fatma abla hadi bize bir hikaye, roman anlat.' derlerdi. Annem müthiş bir anlatıcıydı. Kitaplar, romanlar okurdu ve okuduğu romanları yeniden anlatırdı. Tabii yeniden anlatırken yeniden yazardı veyahut izlediği filmleri anlatırdı. Yani ben aslında bir anlatıcının çocuğuyum. Dolayısıyla edebiyatla ilk ilişkim sözlü edebiyatla başladı. Daha sonra okumayı sökünce, klasikleri, Türk ve yabancı yazarları okumaya başladım ama 22 yaşına kadar yazar olmak diye bir şey aklımın ucundan geçmiyordu.

Yazmak çok büyük bir eylem. Yazarlara çok büyük bir saygı duyuyorum ama yazmak bambaşka bir şey ve onu yapmak aklımın ucundan dahi geçmiyor. 22 yaşında bir gün birden bire bir hikaye yazdım ve bu hikaye bir rastlantı sonucu 40 farklı dilde yayımlanan bir dergide basıldı. Bu olunca tabii, benim aklıma, korkarak, ürkerek, çok mahcup ve çok çekingen bir halde 'Ya ben yazar olabilir miyim?' fikri düştü. Giderek bu fikir güçlenmeye başladı. Güçlendi ve işte 'Sokağın Zulası' ilk şiir kitabımızı yayımladık.

O zaman böyle bir heves oluyor. İyi bir heves değil aslında ama oluyor. Yayımlanmış bir kitabım olsun, onu göreyim. Hani (kitabın) üzerinde Ahmet Ümit yazar falan. Böyle bir heves oluyor. O hevesle ‘Sokağın Zulası’nı yayımladık. O arada öyküler devam etti. Öykülerin ardından polisiye kitabımız olan 'Sis ve Geceyi' yayımladık 1996'da. O günden beri devam eden ve akan bir yazarlık serüvenimiz var."

"Bu devam eden bir süreç fakat hiç sekteye uğradığı oluyor mu? Hiç 'yazamayacağım' korkusunu yaşadığınız dönemler oldu mu?"

"Böyle bir şeyle şu ana kadar karşılaşmadım ama böyle bir korku var. Yani çok fazla konu var aslında Türkiye’de. Türkiye sürekli hikaye üretiyor, bugünkü kültür, tarihimiz hikaye üretiyor. Olağanüstü bir tarih var. Türkiye'de yazar olmak, konu bulmak açısından çok elverişli. İnanılmaz çok kültürlü bir ülke çünkü. Tarihi de çok kültürlü. Baktığınız zaman Hititler, Antik Yunan, Roma, Doğu Roma, Selçuklu, Osmanlı, Türkiye Cumhuriyeti olağanüstü hikayeler. Fakat evet hikaye olsa da o hikayeyi alıp kendi hikayeniz haline getiriyorsunuz. Yazmak bir meseledir. O yüzden zaman zaman 'yazamam' diye endişelendiğim, korktuğum oluyor ama şu ana kadar yazarken ara verdiğim, bıraktığım, 'olmadı galiba' diye durduğum olmadı. Ama olabilir. Böyle bir şey olsa da bırakıyor ve kısa süreli başka işlerle ilgileniyorum. Sonra yeniden dönüyorum.

Yazmak bana çok büyük bir manevi haz veriyor. O hazzın temelinde de şu var aslında, bir insan olarak doğuyorsun. Ahmet Ümit Gaziantep’te doğdu, İstanbul’da okudu. 59 yaşında bir adam. Ama yazdığınız zaman yarattığınız karakterlere dönüşüyorsunuz. Ne kadar çok karakter yazmışsanız o karakterlerin hepsi sizsiniz aslında. Çocuklar, kadınlar, ihtiyarlar, kahramanlar, korkaklar. İnsanlığın bütün hallerini yazdığınız romanlarda yaşamaya başlıyorsunuz. Bunların hepsini okur da yaşamaya başlıyor. O benzersiz bir duygu. Kendinizi evrensel bir insan olarak hissediyorsunuz ve çok iyi bir terapi. Kendi sorunlarınızdan kurtuluyorsunuz. Yani sıkıntılar, sorunlar var ama yarattığınız kahramanlarda öyle problemler, öyle büyük sorunlar var ki bir süre sonra Ahmet Ümit’e dışarıdan bakmaya başlıyorsunuz. Psikolojik terapi açısından olağanüstü ama aynısını benim kitaplarımı okuyan okurlarımız da yaşıyor. Gündelik sorunlar içinde okurken birden bire o kitabı okuyor ve uzaklaşmış oluyor. Benim kitaplarımla bir tür yolculuğa çıkıyor. Benim yazarken yaşadığım yolculuğu onlar okurken yaşıyor. O yüzden şu ana kadar yazma konusunda yazamam gibi bir korkuyla karşılaşmadım hem de böyle bir durum başıma gelmedi. Böyle bir korku da çok derinleşmedi."

"Anadolu'dan gelmenin eserlerime büyük katkısı var"

"Annenizin roman okuyuculuğundan bahsettiniz. Kaç yaşlarındaydınız o zamanlar?"

"18 yaşına kadar geçen süreç tümüyle böyle oldu. Bebeklik düşünün, anneyi artık duyuyor, anlamaya başlıyorsunuz. 18 yaşında, 1978 yılının eylül ayına kadar. O zaman İstanbul’a geldim çünkü. O zamana kadar geçen süreçte bütün bu bilgileri, hikayeleri, romanları ve anlatım tekniklerini annemden öğrendim, model yani. Düşünün sizin için en önemli varlık orada. Bu en önemli varlık, bir anlatıcı, bir model olarak duruyor ve siz bunu içselleştiriyorsunuz. Önce anlamadım, 'niye yazıyorum' ve bu yeteneğin kaynağı nedir? Fakat sonra analiz ettikçe fark ettim ki bu aslında bu yetenek. Deyim yerindeyse genlerimle bana geçen, annemden miras kalan bir yetenekti. Tabii ki böyle bir yetenek olabilir. Bende bu yetenek, işte o hikayeyle açığa çıktı. Ama bu yeteneğin gelişmesi için daha çok yazmak, daha çok okumak, bir yazar gibi davranmak, en iyi yazma biçimine ulaşmaya çalışmak, öteki yazarlarla ve kendinizle bir yarış içerisine girmek söz konusuydu. Bugüne kadar yazılmış olanlardan farklı ne yazabilir, nasıl farklı anlatabilirim, kendi kültürümden yola çıkarak evrensel olanı nasıl yakalayabilirim gibi sorular etrafında, bu sorunlarla didişerek, boğuşarak, eserlerinizi üreterek sürecinizi devam ettiriyorsunuz."

"Anadolu'dan gelmiş olmanızın, Anadolu'daki yerel kültürden beslenmiş olmanızın eserlerinize katkısı var mı?"

Ahmet Ümit: "Çok büyük katkısı var. Çok kültürlülük diyoruz biz buna. Ben 18 yaşına kadar Gaziantep'teydim ve Gaziantep’in bir şehir kültürü var ama evet İstanbulla kıyasladığımızda elbette bir taşra kültüründen söz ediyoruz. Kendine özgü, son derece yerel ve özgün, olgunlaşmış, insanın kişiliğine, gelişmesinde olumlu katkılarda bulunan bir kültürü vardı Gaziantep'in. O zaman İstanbul gibi çok göç de almıyordu. Dolayısıyla homojen bir şehir kültürü vardı. Bu şehir kültürünün tarihi de çok yüksekti. Çünkü Gaziantep demek Hititler, Roma, Doğu Roma, Zeugma, Selçuklu ve Osmanlı demek. Bütün bu kültürlerden süzülüp gelmiş bir yerden geliyorum ben. Azınlıkların birlikte yaşadığı bir yer. Yani Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Kürtler, Araplar, Türkler var. Müthiş bir Osmanlı coğrafyası yani, öyle kalmış, kültürünü devam ettiren bir Osmanlı coğrafyasından geliyorum. Sıkıştırılmış binaları ve insan ilişkileriyle son derece sevimli, şirin bir yerden geliyorum. Oradan birden bire İstanbul gibi kozmopolit, daha büyük bir yere geliyorsunuz. 1978 İstanbul'undan bahsediyorum. Bugünkü İstanbulla kıyas kabul etmez. Bu, farklı kültürlerle tanışmak ve bunun içinde yaşamak... Sonra Moskova'ya gittim. Moskova'da bulunmak, ülkeye yurt dışından bakmak. Bunların hepsi bir yazar için çok önemli avantajlar ve çok büyük birikim sağlıyor. Eğer Gaziantep'in o kültürü olmasaydı hiç kuşkusuz benim eserlerimdeki bu derinlik, bu kadar olumlu bir şekilde gelişmezdi. O anlamda elbette Gaziantep'e çok şey borçluyum. Sonuçta yazarın üslubunu belirleyen şey kişisel tarihidir ve kişisel tarihinin gerçekleştiği yer bu topraklar. Gaziantep, İstanbul daha sonra Moskova, Berlin ve dünyanın değişik yerleri var. Ama öncelikle, benim kök saldığım, büyüdüğüm topraklar burası. O nedenle çok kıymetli Gaziantep, benim yazarlık sürecimde."

"Sanki bana Anadolu kültürünün ürünlerinin duygusu daha yoğun gibi geliyor. Anadolu kültürüyle beslenmiş insanların yaptığı konuşmalarda bile o duyguyu daha yoğun alıyormuşuz gibi geliyor..."

Ahmet Ümit: "Eğer köklerinizi unutmazsanız... Eleştirebilirsiniz, o başka bir şey ama sizi var eden şey kültür. O kültürden koptuğunuz zaman çok şey kaybedebilirsiniz. O kültürün kendisi işte özgün yazarlar yaratır. O kültür yoksa özgünlüğü yakalamak çok daha zordur. Yani kozmopolit bir yazar olabilirsiniz ama sizin renklerinizi belirleyen gerçekten de Gaziantep’teki güneştir, Gaziantep’te yenen yemektir, akan sudur, buluttur, konuşulan dildir, insanların ilişkileridir. Bütün bunlar sizin kimliğinizi ve kişiliğinizi belirler. 18 yaşına kadar en önemli dönem bu. Bu çok önemli. Bunun üzerine başka kültürleri oturtabilirsiniz ancak ama ne yaparsanız yapın esas olarak iyi bir yazar kendi kültürünü ve dünya kültürünü çok iyi bilmek zorundadır. Bunları bilmez ve çözümleyemezseniz, anlattığınız, çözümlediğiniz hikayeniz ne kadar ilginç olursa olsun, derinlikten yoksun olur. Öteki insanlara seslenmez. 27 farklı dilde, 85'e yakın kitabım yayınlandı. Bu çok büyük bir rakam ama Çin’den Meksika’ya kadar bunların yayınlanıyor olması önemli, yani Türkiye’de geçen bir hikayeyi okuyorlar sonuçta bu insanlar. Onları enterese ediyor olması, işte insanı yakaladığım için. Kendi kültürümü anlatıyorum. Meksikalı okurum bir yandan bizim kültürümüzü tanıyor bir yandan da oradaki karakterde kendini buluyor. Etiyopya'daki okurum bir yandan bu kültürü tanıyor ama bir yandan 'Evet ben de onun gibi aşk acısı çektim, korktum, ihanet ettim, kahramanlık yaptım.' diye düşünüyor çünkü kendisini buluyor. Bu eseri yerel olandan evrensel olana çıkaran en önemli köprü, en önemli iletişim ağıdır."

"Yazarlık bohem bir hayat değildir"

Günlük yaşamınızın ne kadarlık bölümünü yazmaya ve okumaya ayırıyorsunuz?

"Normalde bir işçi gibi çalışırım ben. Bohem bir hayat değildir. İyi bir romancı gerçekten ağır bir işçi gibi çalışır. Denir ya, 'bohem yazarların hayatları bohemdir, gezerler tozarlar'. Gezmeyi çok severim ama gerçekten büyük bir disiplinle ve çok sıkı çalışırım. Her sabah yazmak amacıyla kalkar, ofisime giderim. Bilgisayarımı açar, başına oturur, yazmaya çalışırım. Bazen hiç yazamadığım olur, bazen çok iyi çalıştığım olur. 3-6 sayfa çalıştığım olur ama yazmadığım anlarda bile kafamda hep bir hikaye dolanıp durur. Ya yazmakta olduğum romana dair bir takım sözcükler kafamda uçmaktadır ya da yazmayı planladığım roman ya da kitap neyse ona dair, devam etmektedir. Yazar aslında mesaisi olan bir insan değil, bütün hayatı boyunca yazar gibi düşünen insandır. Gördüğünüz ilginç bir kişilik ilginizi çeker ve bir gün bir romanda kullanırsınız. Bir diyalog, hatta enteresan bir isim duyarsınız, hiç duymamışsınızdır, 'Bu isim çok ilginçmiş. Ben bunu romanımda kullanayım.' dersiniz. Yazar için hayatın kendisi sürekli sanata dönüşecek malzemedir her anlamda. Bazen bu trajik olaylar da olabilir ne yazık ki. Bazen çok sevinçli, çok komik, absürt, bazen saçma sapan olaylar da olabilir. Bunların hepsini alırsınız ama eğer disiplinli, sıkı çalışmıyorsanız başarılı olma şansınız yok. 'Biz oturur, bir anda yazarız' gibi bir dünya yok.

Yetenek çok önemlidir ama daha önemlisi, yüzde 90'ı çalışmaktadır. Yeteneğiniz olabilir, eğer çalışmaz, incelemez, araştırmazsanız, bir işe yaramaz. Benim tezli romanlarım var. Adeta bir üniversite tezi, master tezi hazırlar gibi çalışır, hocalarla konuşurum. O konuda yazılmış önemli kitapların hepsinin önemli, bana gereken kısımlarını okurum, seyahatler yaparım romanın geçtiği yerlerde."

"Kitaplar için yakaladığınız doneleri hemen not ediyor musunuz? Not etme alışkanlığınız var mı? Kalem kullanıyor musunuz yoksa her şeyi cep telefonunuzdan mı hallediyorsunuz? Daktilo hala kullanılıyor mu? Yoksa önce müsveddeye yazıp sonra bilgisayarla üzerinden mi geçiyorsunuz?"

"Ben yazmadan önce bir iki yıl kadar romanın konusu üzerine çalışıyorum. Bu sırada seyahatler de oluyor yahut konunun uzmanlarıyla ya da o mesleği yapanlarla söyleşilerim oluyor. Bunları çoğu zaman kayıt cihazıyla yapıyorum ama aynı zamanda not defterlerim vardır her roman için. O not defterlerine önemli bulduğum notları yazarım. Bunları illa romanda kullanmam gerekmeyebilir ama en azından benim kafamda o geçerlidir. Kayıt cihazı, fotoğraf makinesi, video, akıllı telefonlar, ne varsa hepsini yaratım sürecinde kullanırım.

Berlin hakkında bir roman yazıyorum örneğin, Berlin'de geçecek romanın önemli bir kısmı. Oraya gittiğimde orada çekimler yapıyorum. Sokakları çekiyorum, haritalarını alıyorum. Tek tek o haritalar üzerinde çalışıyorum. Şu sokak olacak, şu kafe olacak, şu bar olacak, şu evde kalıyor olacak. Kahramanım şu salondan geçecek. Spree Nehri var Spree Nehri'nin kenarında ceset bulunacak gibi. Bunların hepsini not alırım. Teknik olarak ne varsa kullanırım. Daktilo kullanmıyorum. İlk hikayelerimi yazarken daktilo kullanıyordum ama ilk Mac'ler çıktığında bu yana bilgisayarla çalışıyorum. Çok kolay oluyor. Bir de benim romanlarımda çok fazla tarihsel veri olduğu için, bazen yanlış olabiliyor, onları bulmak açısından daktiloya yazmak mümkün değil ama bilgisayarda bulup düzeltmek, yerini bulmak pek çok yanlış varsa onları düzeltmek çok daha kolay olduğu için bilgisayarla devam eden bir yazarım ben."

"Keşke Kur'an'ı Arapçasından okuyabilseydim"

"Okumayı en beğendiğiniz tür hangisidir?"

"Aslında polisiye romanları çok seviyorum elbette ama iyi polisiye roman yazmak çok zordur. Dünyada bir kaç tane iyi polisiye roman vardır. Onun dışında hem iyi polisiye hem de iyi edebiyat olacak, bunlar azdır. Bunun dışında klasikleri çok severim. Dostoyevski'nin eserlerinin hepsini değil ama dönüp dönüp okuduğum dört eseri vardır. Örneğin, 'Suç ve Ceza', 'Karamazov Kardeşler', 'Budala' ve 'Ecinniler'. Tolstoy'un, 'Savaş ve Barış', 'Anna Karanina', 'Kreutzer Sonat'. Bunlar dönüp dönüp okuduğum, tabii ki Don Kişot, Kırmızı ve Siyah, Homeros'un destanları, Gılgamış destanı... Kutsal kitapları bir edebiyat eseri gibi okurum. Tevrat, İncil, Kur'an, bunları bir başka gözle de okurum. Orada yazılan hikayeleri, yaşananları ben yazsaydım nasıl yazardım. Bunlar çok önemlidir. Bir kere onlarda çok yüksek bir dil var. Keşke Kur'an'ı Arapçasından okuyabilseydim. İncil'i, Tevrat'ı kendi dilinden okuyabilseydim bambaşka, çok kıymetli bir şey olurdu. Çünkü bunlar aynı zamanda edebi dili olan ve insan hikayesini anlatan metinler. Mitoloji de aynı şekilde. Keşke antik Yunanca bilseydim, Homeros’un İlyada ve Odysseia'sını oradan okuyabilseydim ya da Akadca bilsem ve Gılgamış destanını oradan okuyabilseydim. Çeviri gayet tabii okuyabiliyoruz ama çok önemli bunlar. Çünkü hikaye anlatımının, o hikayelerden bir ders çıkarmanın temelleri buralarda var. Bunları bilmeden insan hakikatini bilmeniz mümkün değil. Bunlar çok kıymetli ama çağdaş eserleri de çağdaş yazarları da okurum. Türkçe yazanların eserleri çok çok önemlidir benim için. Onlardan öğrendiğim çok fazla şey var çünkü onlar yeni, canlı ve güncel dili kullanıyor ve çok hoş kullanıyorlar. Bazen onu kaçırabiliyorum. Tabiiki ustaları da okurum. Çünkü benim kullandığım malzeme, hamurum dil. O dil en önemli şey. O dille her şeyi anlatıyorum ve onu geliştirmek durumundayım. Bir ulusu ulus yapan şeylerin başında dil gelir. O dil gelişmediği zaman ulus ulus olmaktan çıkar. Türkçe'yi korumak, geliştirmek, zenginleştirmek, derinleştirmek gibi bir görevi vardır her yazarın."

"Türk ve yabancı yazarları düşündüğünüzde özellikle Türkiye'den hangi yazarları tercih edersiniz okurken? Beğendiğiniz, okumaktan zevk aldığınız kitaplar neler?"

"Pek çok yazar var. Şimdi isim verirsem alınacaklar ama en azından ustaları söyleyebilirim, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Oğuz Atay, Nazım Hikmet, Selim İleri, Adalet Ağaoğlu, Vedat Türkali, Firuzan, Ferid Edgü, Hasan Ali Toptaş, Yekta Kopan, Ayfer Tunç, Seray Sahiner. Hepsi çok kıymetli. Sonuçta 'Şu iyidir, bu değil' gibi bir değerlendirme yetkisine sahip değilim, bu benim haddimi çok aşar."

"Bence hepimiz hep birlikte Türk edebiyatını suluyoruz ve hep birlikte çok güzel bir edebiyat dünyası ortaya çıkıyor. Asıl önemli olan bu. Hepsinden öğreneceğimiz çok şey var. Köy edebiyatı yapanlardan psikolojik edebiyat yapanlara, polisiye yazanlar, bilim kurgu yazanlar, hepsini çok çok kıymetli buluyorum. Yaşam kitabı yazıp insanlara ders veren, kişisel gelişim yazarlarını saymıyorum. Bunları roman gibi yazanları da saymıyorum. Onlarla işim olmaz, onlar farklı bir damar, farklı bir kan, başka bir şey. Eleştirecek de değilim ama onlar edebiyat dışı. Onları zaten okumuyorum. Ben de kimseye, hayatı nasıl yaşayacaklarını söyleyemem, bilmiyorum. 59 yaşındayım, dünyanın macerası geçti başımdan ama insanlara böyle yaşamalısınız diyemem. Romanlarımda hikayemi anlatır, sonunu okura bırakırım. Çünkü demokratik bir sanat, edebiyat ama öteki türlü 'Böyle yapmalısınız, bunu seçmelisiniz, şöyle yaşamalısınız, aşkta şöyle yapmalısınız' demek yalandır. Bunlar farkında olsun ya da olmasın, yalan söylerler. İnsanın hayatı biriciktir. Birbirimize benzeriz ama her hayat, her aşk, her sıkıntı biriciktir. Kimseye şunu yap, bunu yap diyemem. Bu sorunludur ve insanlar bunlara inanmasın. Biz en iyi kendi deneylerimizle öğreniriz. Eğer deneyler gözlemlenmek isteniyorsa klasik romanlar okusunlar. Klasik romanlarda hepsi var. Hayata dair her şeyi bulabilirler. Öyle hazır hap reçeteleri, kişisel gelişim, bunların hepsi yalan. Bu insanlar da dürüst insanlar değiller. Kusura bakmayın bunu söylemek zorundayım."

"Polisiye merakımı darbecilere borçluyum"

"Polisiyeye merakınız nasıl başladı?"

"Polisiye merakımı aslında 12 eylül 1980 darbesine borçluyum çünkü asker darbe yaptı, siyaseti yasakladı ve tabii ben de her namuslu Türk genci gibi onlara karşı direndim. İşte o yazdığım hikaye vardı ya 40 dilde yayınlanan, o hikaye darbeye karşı direnen anti-faşist gençlerin hikayesidir. O hikaye aslında bir polisiye hikaye. Çünkü darbeciler, politika yapan, demokrasiyi savunan insanları gözaltına alıp, hapse atıyordu. Biz de yılmıyor, onlara karşı demokrasi için mücadele ediyorduk. İşte o noktada böyle bir hayat yaşadığım için polisiye çıkmış. Farkında değilim polisiye yazdığımın. Bir baktım ki polisiye yazıyorum çünkü 1980'lerde, 1989'a, darbe çözülene kadar ben yeraltındaydım ve darbeye karşı dövüştüm. Böyle bir hayatı sürdüğüm için de adeta bir polisiye hayat yaşıyorum, yani yeraltında bir casus gibi. Bildiriler dağıtıyor, karşı çıkıyor, duvara yazılar yazıyoruz, 'diktatörlüğe, darbeye hayır' diye. Böyle olunca tabii hayatınız bir gerilim hikayesine dönüşüyor. Yazınca da gerilim çıktı. Farkında bile değildim. Başta küçümsedim. Bir arkadaşım 'Ahmet polisiye yazıyorsun' dedi. Ben niye polisiye yazayım, dev klasik eserler yazacağım diyorum. Çünkü bilmiyorum polisiyenin ne olduğunu. Polisiyeyi küçümsüyorum ama yıllarca polisiye küçümsendi.

Bakın Türkiye'de polisiye yazan çok önemli iki yazarımız var, biri sağ, biri sol cenahtan. Peyami Safa ile Kemal Tahir. Peyami Safa Cingöz Recai’yi yazdı ama kendi ismini gizledi. Kemal Tahir Mayk Hammer’i yazdı yani bir Amerikalı yazarın kahramanını yazdı ama küçümsediler polisiye romanını. Sadece onlar değil dünyada da polisiye romanını çok küçümsediler ilk başlarda. 2. Dünya Savaşı'ndan sonra polisiye roman yükselmeye başladı.

Benim bir sırrım varsa şuydu, tutarlı olmak. Ben Sis ve Gece'yi yazdığım 1996 yılından itibaren 'iyi polisiye, iyi edebiyattır' dedim. Çünkü benim için polisiye Morg Sokağı’yla başlamıyor. Benim için ilk polisiye hikaye Kabil’in Habil’i öldürmesidir. İlk polisiye hikaye budur. Sophokles'in 'Kral Oidipus'u, Shakespeare’in Hamlet'i, Macbeth'idir. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sı, 'Karamozov Kardeşler'idir. Polisiye benim için sadece 'cinayeti, suçu kim işledi, suçlu kimdir?' değil, neden cinayet işlediğidir. Bir insan bir insanı neden öldürür, kötülük nerede? içimizde mi dışarıda mı? Kötülük olmadan insan nasıl yaşar? İyilik bir seçim midir yoksa kendiliğinden mi gelir? Bütün bu soruların cevabıdır. Yani benim için suç ya da cinayet insanoğlunun varoluşuyla ilgili bir şeydir. O yüzden de polisiye yazmayı hem çok seviyorum çok hoşuma gidiyor, hem de hikayemi, derdimi, meramımı ki o meram da insan ruhunu anlatmaktır, bana çok büyük olanaklar sağlıyor. O yüzden polisiye yazmaktan çok büyük zevk alıyorum. Yazarken de sıkılmıyorum, çünkü hayat sıkıcı."

"Başkomser Nevzat içimizden biri"

"Başkomser Nevzat çok sevildi. Bu kadar ilgi görmesini neye bağlıyorsunuz?"

"Yerel bir kahraman olmasına bağlıyorum. Başkomser Nevzat bizden biri. Balat'ta oturuyor. Hepimiz gibi. Orada yaşıyor. Beyoğlu'nda geziyor. Suç dünyasının içinde ve bizim kültürün bütün ögelerini taşıyor. Eski bir İstanbullu kendisi. Yeme içmeden, sokakta gezmesine, okumasına, müzik kültürüne kadar bizden biri o. O yüzden de herkes aileden biri gibi gördü ve çok sevdiler onu.

Dramları, trajedisi var. Başarılı bir polis ve katilleri yakalıyor. Ama her katili yakaladığında her romanın sonunda içinde bir keder var çünkü biliyor ki o anda o katili yakalamış fakat o anda birtakım insanlar birtakım insanları yine öldürüyor. Kurbanlar ve katiller hala devam ediyor. İnsan öldürmeye devam ediyor. İşte Nevzat bundan büyük bir acı, keder duyuyor. Çünkü insan. Yani Bir yandan Nevzat bir dedektif, suçu, katili araştıran, bir tür matematiksel beyne, analizci beyne sahip bir insan ama diğer yandan sizin benim gibi bir insan. Duyduğu ölüm, acı haberler ve zulüm karşısında vicdanı sızlayan bir insan ve bizden biri. Dolayısıyla Nevzat New York, Londra, Paris sokaklarında dolaşmıyor. İstanbul’un sokaklarında, zengin semtlerinde yoksul semtlerinde, tarihi mekanlarında dolaşıyor. O nedenle herkes Nevzat'a bayıldı. Aslında ben de bu kadar sevileceğini zannetmiyordum. Biraz tesadüf sonucu çıktı Nevzat. Fakat sonra gerçekten de milyonların açıkçası sevgilisi oldu."

"Tesadüf derken, nasıl oldu?

"Ben hikaye yazmayı düşünmüyordum. 'Sis ve Gece'yi yazdıktan sonra 'Kar Kokusu'nu yazdım ama bir kahramanım yoktu. Sis ve Gece'deki kahramanlar farklı, Kar Kokusu'ndaki kahramanlar farklı kişiler. Herkül Puaro gibi bir karakter yaratmayı düşünmüyordum ya da Sherlock Holmes gibi. Fakat Okay Gönensin vardı rahmetli, Yeni Yüzyıl gazetesini çıkarırken bana dedi ki, 'Ahmet bizim gazete için polisiye bir tefrika yazar mısın?' Ben de 'Polisiye tefrika olmaz. İnsanlar aklında tutmaz. Sen bana haftasonları bir sayfa ver, ben o sayfada başlayıp biten bir hikaye yazayım.' dedim işte o hikayeler için Nevzat'ı yarattım. Nevzat o kadar beğenildi ki önce sevgili Türker İnanoğlu geldi 'Buradan dizi yapalım' diye oradan yola çıkarak Arka Sokaklar dizisi yapıldı. Sonra sevgili Uğur Yücel geldi. Onunla Karanlıkta Koşanlar'ı yaptık ama benim Nevzat, dizicilerin, sinemacıların elinde başka bir şeye dönüşüyor. Onun üzerine ben oturdum Kavim romanımı yazdım. Kavim romanımla beraber Nevzat ete kemiğe büründü. 2006 yılında yazmıştım, 13 yıl geçmiş, Nevzat Türkiye’nin en çok sevilen dedektifi, başkomiserlerinden biri oldu."

"Polisiye romanların olmazsa olmazları var mı?"

"Polisiye romanın olmazsa olmazı, gizemli suçtur. Cinayet olması gerekmez. Son derece basit bir hırsızlık suçu olabilir. Hatta suç olmayabilir, suç zannı olabilir yani biri suç işlendiğini varsayabilir."

"Ama değişmeyen şey şudur, bir gizemli suç olacak ve bu gizemli suçu çözecek birtakım kahramanlar olacak. Polis, özel dedektif, gazeteci, sıradan bir insan, avukat ya da bir taksici olabilir. Bunlar olacak. Polisiye romanla diğer roman arasında bence pek fark yoktur. Polisiye roman daha zordur çünkü iyi polisiye roman, romanın bütün unsurlarını taşımak zorundadır. Nedir onlar? Hikayenin gerektirdiği bir dil, iyi anlatılmış derinlikli karakterler, sosyolojik psikolojik toplum analizleri ve tarihsel bir geri plan. Bunların hepsi olacaktır ama bunlar polisiye romanda sıkı, matematiksel, çok bilinmeyenli bir kurguyla anlatılacaktır. O yüzden biraz önce söyledim, iyi polisiye roman dünyanın en zor işidir. Çok fazla polisiye roman yazılır ve insanlar çok okurlar polisiye romanı ama iyisi derseniz, son derece azdır. Bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar azdır."

"Kitaplarınız yirmi beşin üzerinde dile çevrildi. Özellikle yurt dışındaki okurların ilgileri, size ulaşımları nasıl? Geri dönüşler nasıl, kitaplarınıza ilişkin?"

"Çok iyi, yani özellikle Osmanlı coğrafyasında çok okunduğunu söyleyebilirim. Yunanistan, Bulgaristan, bütün Balkanlar, Arap ülkeleri, oralarda müthiş bir ilgi var. Çin'de, Almanya’da, Meksika’da çok büyük ilgi var. Yani bir kere polisiye bir hikaye bir de bütün kültürlerin merkezindeyiz biz. Yani bütün kültürler burası aslında. Dünya yüzlerce yıl bizim Sarayburnu'ndan yönetildi. Önce Roma sarayından sonra Topkapı sarayından yönetildi. İnsanlar bunun farkında ve anlattığınız kültürel kodlar onların da kültürlerinin kodları. Bugün İstanbul'u Roma’nın başkenti yapan Konstantin, İngiltere'den York'tan buraya geldi. Yani ortak noktamız var. Roma İmparatorluğu her yere yayılmış durumda, Osmanlı dünyanın belli yerlerine gitmiş durumda ve ben bunları anlatıyorum. Bunlar kültürün ilk merkezleri, zemini. Mezopotamya her şeyin çıktığı, her şeyin başladığı yer. Antik Yunan her şeyin, aydınlanmanın başladığı yer. Bütün bunları anlattığınız zaman okurun size alakasız kalması mümkün değil. Ama elbette bunu estetik bir değerde elbette bunu edebi bir dille elbette bunu derinliği olan zekice kurulmuş hikayelerle anlattığınız zaman mutlaka ilgilenirler."

"Dijitalleşmenin “edebiyata” etkisi nedir? İyi ve kötü yanlarını siz nasıl değerlendiriyorsunuz?"

"Önemli olan bizim hala üretiyor olmamız, hikaye, roman yazıyor olabilmemiz. İnsanların bunu dijital tabletten mi kitaptan mı okuduğunun önemi yok. Bana sorarsanız ben kitaptan okumayı daha çok seviyorum. Ama ömrü bilgisayar karşısında, elektronik aletlerle ve akıllı telefonlarla geçen yeni kuşak belki de artık dijital tabletlerden okumayı seçecektir. Bunda bir sakınca olduğunu düşünmüyorum."

"Merhaba Güzel Vatanım 1 Kasım'da vizyona giriyor"

"Bir kitabınız operaya uyarlandı. Bir taraftan bazı kitaplarınız çizgi roman halinde okurla buluştu. Yazdığınız senaryolar var. Peki başka çalışmalarınız var mı?"

"Yazar yalnız üreten bir insandır. Ofisime gidiyor ve tek başıma üretiyorum ama eserim bir filme, sinemaya, tiyatroya uyarlandığı zaman, öteki insanlarla birlikte çalışmaya başlıyoruz, ekip büyüyor ve kıvanç verici olan şey, eksende sizin hikayeniz var. Sizin hikayenizden yola çıkarak castlar oluşturuluyor, oyuncular seçiliyor, şarkılar yazılıyor, besteler yapılıyor, yeni bir senaryo üretiliyor. Çok önemli bir şey. Yakın zamanda bir filmim yayınlanacak, 'Merhaba Güzel Vatanım'. Merhaba Güzel Vatanım, Nazım Hikmetle benim hayatımızın kesişen noktaları. Nazım Hikmet benim çok sevdiğim büyük Türk şairlerinden biri. İlk okuduğum eserlerinden biri Memleketimden İnsan Manzaraları, benim hayatımda çok belirleyicidir. Sonra yazarlık sürecinde de çok belirleyici. Onda da bazı kesişme noktalarımız var. İkimiz de Moskova’da bulunduk. Yeraltında ikimiz de bulunduk. Çok benzeyen noktalarımız var. O benim ustam yani bir çırağın ustasını anlattığı bir film gibi de görebilirsiniz. 1 Kasım'da filmimiz vizyona giriyor.

'Masal Masal İçinde' tiyatro olacak, Devlet Tiyatroları tarafından sahnelenecek. Bab-ı Esrar önümüzdeki dönem için film haklarını verdik, film olacak. Bütün bunlar tabii bir yazar olarak yani edebiyat üreten, hikayeler, romanlar yazan bir yazar olarak öteki sanat dallarını etkilemek, öteki sanat alanlarında yeni ürünlerin çıkmasına katkı sağlamak insana çok büyük moral veriyor. Kendinizi iyi hissediyorsunuz ve 'Ben sadece bir edebiyatçı değilim. Sanatın bütün alanlarına ürünler veren, onları etkileyen bir sanatçıyım.' diyorsunuz bu çok güzel bir duygu."

"Farsçaya çevrilen kitaplarınız da ilgi görüyor. Hangi kitaplarınız Farsçaya çevrildi oradaki satışlar, okuyucuların ilgisi nasıl?"

"Çok kitabım yayınlanıyor benim İran’da. Aşk Köpekliktir, Sis ve Gece, Elveda Güzel Vatanım, İstanbul Hatırası, Bab-ı Esrar yayımlandı ama orada telif sorunumuz var. Bir kısmına telif alamıyoruz ve yayıncılar istediği gibi yayınlıyor. Ama Bab-ı Esrar romanım oranın en büyük yayınevlerinden biri tarafından yayınlandı ve şu anda çok gündemde. Konu Mevlana ve Şems olduğu için, Mevlana'nın yazım dili de Farsça olduğu için. Şems de Tebriz’den geliyor ve İranlı zaten. Bu nedenle çok ilgi görüyor. Şu an müthiş bir ilgi ve alaka var. Elbette yazdığım romanlar bu bölgedeki insanları etkiliyor. Yunanistan da öyle. Çok tanınan bir Yunan yazarı kadar tanınıyorum. Oraya gittiğim zaman insanlar yolda durdurup benden imza alıyor."

Hilal Uştuk, Salih Şeref / Anadolu Ajansı

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER