Yeni dünya düzeninin ilk kilometre taşı: Barış Pınarı

Soçi’de yapılan Barış Pınarı zirvesi küresel siyasetin geleceğini değiştirdi. Düne kadar Orta Doğu’da istedikleri gibi at koşturan küresel güçler, yeni yüzyılda ilk defa bölgesel bir aktörün oyununa ayak uydurmak zorunda kaldı.

AA
Yeni dünya düzeninin ilk kilometre taşı: Barış Pınarı

Türkiye’nin Suriye sınırında güvenli bölge oluşturmak için attığı adım dünyada yeni düzenin ilk kilometre taşı oldu. Daha düne kadar Orta Doğu’da istedikleri gibi at koşturan küresel güçler, yeni yüzyılda ilk defa bölgesel bir aktörün oyununa ayak uydurmak zorunda kaldı. Bu durumdan rahatsız olan Batı’ya karşı, “neo-Doğu Bloğu” olarak algılanan Rusya, İran ve Çin kısmen da olsa memnun görünüyor.

Rusya ve Türkiye, yarın başka bir coğrafyada (Suriye’de olduğu gibi) karşı karşıya geldiğinde (“kriz yönetim masaları” olan) Astanavari süreçleri yaşamamak için, bugünden bu masaları kurup kriz önleme çalışmaları yürütürlerse yeni dünya düzenine geçişte öncülük yapmış olacaklar

Dünya basını ve Rus basını “Barış Pınarı Harekatı'nın kazananı Rusya” diye başlık atarken, Putin Suriye’den Afrika’ya uzanmak üzere, Soçi’yi mesken tutan 54 Afrika ülkesinin liderini ağırlıyordu. Rus basını Afrika zirvesini öne çıkarsa da aslında en önemli zirve Erdoğan-Putin zirvesiydi. Soçi’de yapılan Barış Pınarı zirvesi, küresel siyasetin geleceğini değiştirdi. Bu zirve kuşkusuz geri dönüşü olmayan yeni dünya düzenin habercisiydi. Barış Pınarı Harekatı sadece Suriye’ye barış umudu getirmekle kalmadı, tüm dünya için yeni bir düzenin pınarı oldu.

22 Ekim’de Türkiye ve Rusya ilk defa ABD ile değil ABD’ye rağmen bir anlaşmaya vardı. Bu anlaşmanın tetiklediği süreçlerin Suriye’de önemli iki terör yapılanmasının sonuna işaret ettiği aşikâr. PYD/PKK’nın alan sahibi olduğu bölgeye Suriye Milli Ordusu ile Rejim güçleri yerleşti. Böylece önemli bir kazanım elde edildi ve yeni bir Sykes-Picot oldubittisine izin verilmedi. Özellikle Türkiye’nin çabalarıyla bir terör örgütünün devletleşmesi engellendi. Soçi mutabakatının ardından PYD/PKK’nın maskesi düştü ve ABD’nin ona verdiği gerçek görev anlaşıldı. Suriye’de Blackwater/Academi tarzı Batılı özel ordu şirketlerinin eğittiği taşeron bir güç olduğu ortaya çıkan PYD/PKK’nın siyasi çözümde yeri olmadığı tezinin doğruluğu Rusya Savunma Bakanlığı’nın açıklamalarıyla da teyit edilmiş oldu.

Rusya’nın Komsomolskaya Pravda gazetesinin 26 Ekim’de yayımladığı “ABD, Suriye’nin petrolünü kendi özel ordularını finanse etmek için çalıyor” başlıklı haberde, Rusya Savunma Bakanlığı ABD’nin Suriye’deki petrol kaçakçılığını fotoğraflarla deşifre ediyordu. Rusya bu tarz haberleri propaganda amaçlı da yapıyor; fakat söz konusu haberde sözde Kürt özerk yönetimine bağlı petrol şirketinin ismi de geçmesine rağmen, PYD/PKK veya ABD, Rus Savunma Bakanlığı’nı yalanlayan bir açıklama yapmadı. Hatta Trump petrolün kendisi için tek hedef olduğunu yaptığı açıklamalarla teyit etti. Twitter’dan yaptığı açıklamada PYD/PKK’nın bundan sonraki görevinin petrol kuyularının bekçiliği olduğuna işaret eden Trump muhtemelen ABD tarihinin en açık sözlü başkanı. Barış Pınarı Harekatı vesilesiyle, siyasi güzellemelerle devletleştirilmeye çalışılan terör örgütünün gerçek görevinin kuyu bekçiliği olduğu, örgütün aslında ABD’nin bölgesel müttefiki değil, özel ordu şirketlerine ucuz insan gücü sağlayan yerel bir taşeron olduğu ortaya çıktı.

Suriye siyasetinin gerçek yüzü ortaya serilince, ABD bunu örtmek için başka bir çözüm bulamamış olmalı ki hemen dikkatleri dağıtacak başka bir operasyona el attı. Bölgesel siyasetindeki çöküşü terör örgütü DEAŞ’ın liderini öldürmekle kurtarmaya çalışan ABD, aslında Suriye’de kalmak için kendisine haklı bir neden de bırakmamış oldu. Bundan sonra (Irak’ta olduğu gibi) Suriye’de de bir işgalci güç olarak kalmaya devam edecek olan ABD’nin bu ülkede siyasi istikrara ve çözüme hiçbir katkısı olmayacak. Büyük ihtimalle çözümsüzlüğe katkı sağlayacak olan ABD’nin bundan sonra nasıl bir strateji geliştireceği de dikkatle izlenerek iyi okunması gereken bir mesele.

Türkiye-Rusya ilişkilerinin yeni seviyesi

Astana süreciyle başlayıp Barış Pınarı Harekâtı'na kadar gelişen Türkiye-Rusya ilişkileri birçok defa kırılma noktasına gelmiş olsa da, çetin pazarlıklarla ve titiz diplomasiyle, sonuçta her iki ülkeye ve bölgenin istikrarına katkı sağlamış görünüyor. İki tarafın farklı görüşlere sahip olması, bu ilişkinin uzun bir süre devam edeceği öngörüsüne izin vermiyordu. Süreç boyunca her iki tarafın basını ve uluslararası ilişkiler uzmanlarının değerlendirmeleri takip edildiğinde, her an dağılacak bir süreç yaşanıyor gibi görünüyordu. İki ülkenin uzmanları da karşılıklı olarak güvensizliği dile getiriyorlardı. İki ülkenin siyasetçileri de birbirlerine fazlasıyla ters açıklamalarıyla bu sürecin hassasiyetini vurguluyorlardı.

Barış Pınarı Harekâtı'yla artık siyasi platforma taşınan Suriye meselesinin geleceğinin nasıl şekilleneceği şimdiden bilinmiyor. Rusya ve Türkiye karşılıklı çıkarlarının gözetiminde iyi performans sergileseler de, hâlâ farklı taraflarda duran iki devletin uluslararası siyasette karşı karşıya geleceği bölge sadece Suriye’den ibaret değil. Suriye bu iki gücün masada ve sahada karşılaştığı bölgelerden sadece biri. Orta Doğu, Afrika ve Latin Amerika gibi bölgelerde her gün daha da aktifleşen bir siyaset yürütmesi, Rusya’yı sadece Batı ve ABD ile karşı karşıya getirmiyor. Afrika’da Çin, Türkiye, ABD ve AB ülkeleriyle de karşılaşacak olan Rusya’nın bu yeni global dış siyasette nasıl bir yol izleyeceği çok önemli. Rusya’nın yeni dış siyaset doktrinini iyi okuyan devletler, kendi enerjilerini Rusya ile kavga ederek değil, çetin pazarlıklar yaparak harcama imkanına sahip olacak.

Rusya’nın önemli düşünce kuruşlarından olan Valday Kulübü sürekli olarak “yeni dünya düzeni ve Rusya’nın yeni dış siyaset doktrini” konulu değerlendirmeler yapmakta. Valday’ın internet sitesinde yayınlanan, yeni dünya düzeni ve muhtemel dört senaryoyu içeren raporda, Rusya için en uygun olduğu söylenen senaryo, çok kutuplu bir dünya senaryosu. Raporda küresel düzenin hızla değiştiğini iddia eden siyaset bilimci Dr. İvan Timofeev dünyanın, yenilenmiş liberalizme dönüş, tek kutuplu dünya, çok kutuplu dünya ve küresel anarşiyi yaşayabileceğini söylüyor. Dr. Timofeev’e göre Rusya için her dört senaryo da kabul edilebilirken en uygun olanı çok kutuplu dünya düzeni. Bu çok kutuplu dünya düzeninde Çin, Rusya ve Hindistan bir kutup oluşturabilir diyen Timofeev, söz konusu raporda Türkiye’yi görmezden geliyor. ABD’nin karşısında Çin, Rusya ve Hindistan’ın oluşturacağı ikinci kutbun denge sağlayacağını söyleyen Timofeev, var olan sistemin hızla gelişen dünyaya ayak uyduramadığını söylüyor. Rusya Dış İlişkiler Birliği program müdürü olan Timofeev’in kendisinin de iddia ettiği gelişmelere ayak uyduramadığı, Rus ve Türk akademileri arasında var olan ilişki eksikliğinin net resmini teşkil ettiği söylenebilir. Rusya’nın yeni dünya düzeninde kutup başı olmaktan çekineceğini, bu rolü Çin’e atfettiğini yazan Timofeev, özellikle Suriye ve Orta Doğu’da Rus-Türk ilişkilerini dikkate almamış; Türkiye’nin bölgesel güçten küresel bir güce ilerleyişini de görmezden geliyor.

Rus uzmanların çoğu Türkiye’nin bağımsız bölgesel bir güç olduğunu anlamakta zorluk çekiyor. Erdoğan-Putin diplomasisini genel olarak Suriye bazlı ve konjonktürel şekilde okuyan Rus uzmanlar, Barış Pınarı Harekâtı'yla hızla gelişen yeni süreçlere de hazır değillerdi; Türkiye’nin kendi çıkarlarını bu denli savunacağını tahmin edememişlerdi. Timofeev aslında Rus uzmanların bir genellemesi gibi okunabilir; akademideki hal böyle olunca da Rusya ve Türkiye kolay anlaşabileceği konularda zorluklar yaşıyor. Ne yazık ki iki ülkenin akademisi ve siyasi uzmanları karşılıklı olarak yaşanan değişimleri okuyamıyorlar. İç siyasetten dış siyasete kadar Soğuk Savaş döneminden çıkamayan uzmanlar, her iki liderin hızına yetişemedikleri gibi, iki liderin karşılıklı kararlarına da “Fransız” kalıyorlar.

Timofeev aslında kendi raporunda Rusya’nın dış siyaset doktrinini açıklıyor. Yeni düzenin çok kutuplu olmasının Rusya için en uygun senaryo olduğunu iddia eden Timofeev, aslında Rusya’nın yeni çok kutuplu dünyada eşit ortak ülkeler olmasını arzu ettiğini söylüyor. Farklı bölgesel ve küresel oluşumlar içinde dengelerin sağlanması durumunda, Rusya için yeni bir silahlanma yarışına katılmadan gelişme imkânı bulunacağını söyleyen Timofeev, diğer oyuncularla karşılıklı çıkarlar gözetilerek ilişkilerin geliştirilmesinin ve var olan devletlerin egemenliklerinin korunmasının da Rusya için olumlu olduğunu düşünüyor. Söz konusu doktrine göre, Rusya’nın hem yakın sınırlarında (Doğu Avrupa, Kafkasya) hem uzak bölgelerde (Orta Doğu, Orta Asya, Afrika) Türkiye ile karşılıklı çıkarlarını gözeterek çalışmadan başarıya ulaşması mümkün değil.

Türkiye-Rusya ilişkilerinin muhafazakâr realist formatta geliştirilmesinin ve Astana-Soçi süreçlerinin ilerletilerek yeni ikili diplomatik doktrine dönüştürülmesinin her iki devletin de kısa ve uzun vadeli çıkarlarına uygun olduğunu halen göremeyen entelektüeller, günümüzde reel politiği uygulayan diplomatların ve ülke liderlerinin hayli arkasında kalıyorlar. Küresel siyasetin hızla değiştiği günümüzde, eski akademik sistemin de değişmek zorunda olduğu aşikâr. Rusya ve Türkiye, yarın başka bir coğrafyada (Suriye’de olduğu gibi) karşı karşıya geldiğinde (“kriz yönetim masaları” olan) Astanavari süreçleri yaşamamak için, bugünden bu masaları kurup kriz önleme çalışmaları yürütürlerse yeni dünya düzenine geçişte öncülük yapmış olacaklar.

[Grozni ve İstanbul’da yaşayan araştırmacı gazeteci Saslanbek İsaev Rusya, Kafkasya ve Türkiye ilişkileri alanında uzmanlaşmıştır]

Saslanbek İsaev / Anadolu Ajansı

YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER